FİGÜRANIN ÖLÜMÜ

 
[Bu hikaye, 4 Ağustos - 22 Eylül 2015 tarihleri arasında tefrika olarak 8 bölüm halinde Hürhaber Gazetesi'nde yayınlanmıştır.]

Koskoca bir şehir güne uyanırken, sanki çizgi filmlerdeki gibi pay ediyordu güneş kendisini: Semt semt, ilçe ilçe… Bir yere güneş doğarken, diğer yerde daha gün aymamış hissi yaşayabiliyordunuz. Zira, bütünüyle bir şehrin kimliği olduğu gibi; o kimliği oluşturan ilçelerin, semtlerin ve hatta mahallelerin de birer kimliği vardı.
 
Bazı semtler erken uyanırdı, bazıları geç. Bazıları işlek olduğu için veya sadece birkaç plazaya evsahipliği yaptığı için günü çok erken karşılarken; bazıları da kuş uçmaz kervan geçmez misali, bir yolcunun eskaza kendi sokaklarını çiğneyerek geçip gitmesini ve rutin semt hayatına bir farklılık getirmesini dilemekten başka bir şey yapamazdı…
 
Mecidiyeköy, kesinlikle ilk gruba dahildir. Üstelik, herhangi bir gece eğlencesine dönük işletmesi olmamasına ve işin doğrusu öyle işveli cilveli bir cazibesi de olmamasına rağmen “jeopolitik konumu” nedeniyle hayatın nadiren rölantiye alındığı semtlerindendir İstanbul’un. Hayat erken başlar, geç biter.
 
O sabah da mıntıka temizliği için kah üfleyip püfleyerek kah kafasında biçtiği emeklilik yaşına daha kaç ay, kaç yıl kaldığını hesaplayarak elindeki eski püskü fırçayla metro durağında gidip geliyordu Rüstem Efendi.
 
Bir yerde, nedendir bilinmez, durup metro istasyonundaki reklam panosuna gözünü dikti. Son dönemde revaçta olan, dini içerikli ama içeriğinin tam tersine janjanlı bir kapak ve sanki bir aşk romanını takdim edercesine kıpır kıpır bir ismi vardı. Elini beline koyan Rüstem Efendi, gözlerini kısıp panodaki kitap ismini okudu. Birkaç kez de içinden geçirdikten sonra gözlerinden birisini belertti, “Tövbe estağfurullah!” diye bir sitem döktü dudaklarından.
 
Biraz eski kafalıydı Rüstem Efendi. Gelenekçi diyordu kendisine ama, demodeydi. Şehrin uğultusuna ayak uyduramıyordu, şehrin yükünü artık kaldıramıyordu, ilk göçüp geldiği dönemler sevdiği kadar da sevmiyordu İstanbul’u. Yeni nesil personele diktiği ters bakışlarından anlaşılabiliyordu bu.
 
“Yahu, bizim zamanımızda bırak babamızı amcamızı; kendimizden beş-altı yaş büyüklerin yanında sigara içemezdik!” demişti bir keresinde eşi Rabia Hanım’a. Bahsettiği sigarakolikler de, yeni nesil çalışanlardı bittabi.
 
Aynı şeyi içinden geçirerek etrafı süpürmeye devam etti Rüstem Efendi. Sahi, emekliliğine ne kalmıştı şunun şurasında? Beş yıl mı, altı yıl mı? Cık! Gözlerini belertip, etrafı süpürmeye devam etti Rüstem Efendi. En az sekiz yılı vardı.
 
Daha küçük kız liseyi bitirmeli, ortanca oğlan üniversiteden mezun olmalı, büyük oğlan da askere gidip dönmeli; sigortalı bir işe girmeliydi. Hayatını kendisi için yaşamayan nesillerdendi Rüstem Efendi. Hep başkaları daha mühim olmuştu onun için.
 
Büyükler artık bir zanaatı olsun istemiş, yıllar boyunca sanayide çalıştırmışlardı Rüstem Efendi’yi. Büyükler sonrasında okuldan ayrılmasını istemiş ve beşinci sınıftan sonra okula gitmemişti Rüstem Efendi. Büyükler askerlik demiş, işi yarıda bırakıp askere yollanmıştı Rüstem Efendi; döndüğünde bir de ne görsün? Birisiyle onu baş göz edivermişler, dünyaevine sokuvermişlerdi bir çırpıda.
 
Sonrası çorap söküğü gibi gelmişti. Bir, iki derken üç çocuk. Büyükşehire alışma telaşesinde çocukların büyümesi kaynayıp gitmişti. Şimdi de aynı yolun yolcusuydu sözün özü: Çocuklar büyüyecek, Rüstem Efendi’nin kendileri için çizdiği yollarda ilerlemeye devam edecek ve böylece Rüstem Efendi de kendisi için çizdiği emeklilik sınırına ulaşabilecekti. Sonrası? O zamana dek küçük kız evlenip barklanır ve çoluk çocuğa karışırdı. Rüstem Efendi ve Rabia Hanım da hem torun sever, hem de kızlarına çocuk bakımı konusunda yardım ederdi.
 
Yani anlayacağınız, Rüstem Efendi’nin kendisi de dahil hayatındaki herkes daha önceden çizilmiş çeşitli senaryoların figüranlarıydı. Başrol yoktu, olay örgüsünde sürprize yer yoktu. Netti istikametler.
 
Bazen, bazı çizgilerde sapma olurdu.
 
Çünkü doğal akışta bile bazen doğal olmayan müdahaleler gözlenebilmekteydi. O sabah, Rüstem Efendi’nin “doğal akışı”, doğal olmayan bir müdahaleyle sarsıldı. Çünkü o sabah, Rüstem Efendi hayatında ilk kez bir ceset gördü. Hayatında ilk kez bir polisle selamlaşmak dışında muhabbet kurdu ve ilk defa, kısa bir süreliğine de olsa, haberlerde çok duyduğu “masumiyet karinesi” tanımının her vatandaşa bir gün lazım olabileceğini düşündü. Sonra metroda el ele tutuşan sevgilileri görünce bu fikrinden vazgeçti: Bugün o kızın elini tutan, yarın gelip kendi kızına tecavüz edebilirdi.
 
İşin aslı, Rüstem Efendi’nin zihniyeti bir rafın üstüne konulup orada unutulacak, mevsimden mevsime ele geldiğinde tekrar yerine konulacak kadar demodeydi. Ancak meselemiz bu değil… En azından şimdilik.
 
Rüstem Efendi klasik temizliğine devam ederken yürüyen merdivenlerin yer aldığı koridoru da temizlemiş, bankların yanına geçmişti. Dalgın dalgın temizliğini sürdürürken her sabah karşılaştığı manzarada ufak bir fazlalık görür gibi oldu. Dikkatli bir şekilde baktığında, banklardan birisinin yanında yüzükoyun yatan bir adam gördü.
 
“Tövbe estağfurullah!” diye bir nara koptu dudaklarından. Alkolü hayatı boyunca ağzına sürmemişti Rüstem Efendi. Günah olması bir yana, bir gün böyle bir şekilde bir yerlerde sızma ihtimalinden de çok korkmuştu hep.
 
Elindeki temizlik küreğiyle yerde yatan adamı birkaç kez dürttükten sonra “Fesupanallah!” diye sinirli sinirli söylendi ve eğilip eliyle adamın omzundan ittirip kaktırdı birkaç kez… Nafile! Adam uyanmıyordu. Eliyle uzanıp sırtüstü çevirmek için hamle yaptığında farklı bir şey daha gördü: Adamın çenesinden itibaren başlayan ve dirseklerine kadar devam eden bir kan gölcüğü.
 
İrkilip, sıkı sıkı tuttuğunu düşündüğü adamı bir anda yere bırakıverdi. “Hiii” diye bir çığlık kopmuştu dudaklarından. Bu, yaklaşık kırk yıldır dini tandanslı olmayan ilk tepkisiydi belki de… Nitekim akabinde, “Bismillahirrahmanirrahim!” diye homurdanarak; elleriyle sanki görüntü yok olduğunda ceset de yok olacakmış gibi yüzünü kapatarak geri geri gitmeye başladı.
 
O gün, Rüstem Efendi ilk kez figüran olmadı. Ancak o gün yaşadığı bu psikolojik şok nedeniyle artık eskisinden daha pısırık, daha silik ve daha demode birisi olacaktı.
 
*
 
- Kim bulmuş cesedi?
 
Ketum bir ses tonuyla, orada olmaktan hiç memnun olmadığı gereğinden fazla belli olan Komiser Tahsin; Olay Yeri Ekibi’nin şefi Yasin’e klasik sorusunu yöneltti. Yasin, kafasını hafifçe sallayarak bir kenarda beklemekte olan Rüstem Karakulak’ı işaret etti ve Komiser Tahsin’in başka bir talebinin olmayacağını anlayınca da işine geri döndü.
 
Rüstem’in yanına yaklaşan Komiser Tahsin, bir yandan olay yerini bir çerçeve halinde normal hayattan ayıran sarı-siyah şeritlere ve şeritlerin arkasında kalan ama az önce gördüğü için bir süre aklından, o anda da gözlerinin önünden gitmeyen cesede baktı.
 
Yerde yatan bir erkek cesedi. 30’lu yaşlarının başında görünüyor. Üzerinden kimlik çıkmadı.
 
İnsan hayatının, üç -bazen dört- cümlede özetlenebilmesi Komiser Tahsin’e hep ilginç gelmişti… Bazı günler, kendisi günün birinde öldüğünde arkasından ne söyleneceğini çok merak ettiğini duyumsardı. Ne derlerdi sahiden?
 
“Emekli polis. Boşanmış, çocuğu yok. Üstünden yalnızlık çıktı.”
 
Vazife başındayken öleceğini, öldürüleceğini hiç tahayyül etmezdi. Aklındaki ölüm; bir Akdeniz veya Ege kasabasında kendisini hiç tanımayan insanların arasında bir huzurevinde gerçekleşen sessiz bir merasim şeklindeydi…
 
Sabah çayını içemeden ayılamazdı, nitekim gene öyle olmuştu. Cesedi bulan metro görevlisi Rüstem Karakulak’a yaklaştığında düşüncelerinden yeni sıyrılabilmişti. Adamın dehşete düşmüş halini de, dibine kadar girdiğinde anlayabildi bu yüzden. Adam derin bir nefes alırken duruma uyanamamışsa da; adamın gözlerinin akı belirip, sağa sola yalpalama evresine geçtiğinde atik bir şekilde uzanıp baygın bir halde yere düşmeye teşne vücudu kollarından tutabildi Komiser Tahsin.
 
Komiser Tahsin bir yandan etrafındaki polislere bağırıp soğuk su bulup getirmelerini emrederken, öte yandan kollarında gittikçe ağırlaşan adamı oturtabileceği bir bank arıyordu gözleriyle… En nihayetinde adamın tam arkasında yer alan metal bankı fark etti ve bir polis elinde tuttuğu şişe suyla yanına kadar geldiğinde Komiser Tahsin de tuttuğu adamı dikkatli bir şekilde geriye doğru ittirerek banka oturttu.
 
Polisin getirip uzattığı su şişesinin kapağını açtıktan sonra avucunun içine, dikkatlice ve taşmayacak şekilde, döktü suyu… Buz gibi su, daha kendi eline değince bile ürpertmişti tüylerini; nitekim baygın duran yaşlı metro görevlisinin yüzüne hafifçe çarptığında da hemen olmasa da birkaç saniye içinde etkisini göstermişti su.
 
Önce birkaç cılız kıpırdanma, akabinde derin bir nefes almayla birlikte adamcağız ayılmıştı. Nerede olduğunu anladıktan sonra silkinip doğrulmaya çalışırken kızarıp bozarmış, çekinerek etrafa bakınmaya koyulmuştu.
 
Pek kimsenin kendisinin bayılıp ayıldığını görmediğini anlayınca da bariz bir şekilde rahatlamıştı ancak hala Komiser Tahsin’in yüzüne bakamıyordu. Tecrübeli amir, uzanıp adamın omzuna birkaç kez vurdu.
 
- Olur böyle şeyler… Biz neler görüyoruz, sıkmayın canınızı!
 
Karşısındakinin telkin edici sözleri, etkili olmuştu Rüstem Karakulak üzerinde. Komiser Tahsin de, adamın oturduğu bankın yanındaki boşluğa oturuverdi. Karşılarında duran yiyecek-içecek otomatının ışıkları yüzlerine çarpıyor, daha güneşin bile tam anlamıyla göğe yükselmediği sabah saatlerinde hafif koyu olan metro koridorunda rahatsız edici bir parlaklık olarak beliriyordu.

Daha Komiser Tahsin soramadan, Rüstem Efendi anlatmaya koyuldu.

- Vallahi, bir anda çıkıverdi karşıma! Ben evsizdir falan sandım, buralarda bazen oluyor… Adam giriyor metroya, sabaha kadar kalıyor… Bulduk mu kovalıyoruz; tepedekiler gelip de eskaza görürse büyük sıkıntı! Geçen yıl bizim Osman’ın işine o yüzden son verdiler. Neyse, ben de sinirlendim, haybeye ekmeğimizden olmayalım değil mi?
 
Komiser Tahsin, hikayeleştirilmiş anlatımları oldum olası sevmezdi. Kafasını sallamakla yetindi. Adam da, aldığı güvenoyu sayesinde anlatmaya aynı şevkle devam etti:

- Heh işte ben de sopaylan dürttüm azıcık… Uyanmadı! Uzanıp çektim, kaldırayım diye; kaldıramadım! Kan olmuştu her yeri… O an anladım!

Adamdan bir şey çıkmayacağını anlayan Komiser Tahsin, hayatının en büyük hadisesini tecrübe etmekte olan yaşlı temizlikçinin eline su şişesini bıraktıktan sonra teşekkür ederek yanından uzaklaştı.

Böyle anlarda ilk başta hep umutsuzluğa düşerdi Komiser Tahsin. İç çekerek sarı-siyah olay yeri şeridini hafifçe kaldırıp altından geçti. Yarım saat, en fazla kırk beş dakika sonra metro gündelik koşturmacasına dalan insanlar tarafından dolup taşacaktı. O zamana değin savcının da gelip kontrol edip olay yerinin derdest edilmesi için onay vermesi gerekiyordu. Saatine göz atarken yanına birisinin yaklaştığını fark etti Komiser Tahsin. Başını kaldırdığında gelenin Necip olduğunu anladı. Cesede kaçamak bakışlar atan Necip’i görünce de gülümsemekten kendisini alamadı Komiser Tahsin… Necip, oldum olası olay yerlerini pek sevmezdi de; sabahın köründe gidilen olay yerlerini hiç sevmezdi! Aç karnına ceset görmek pek sevilesi bir hadise değildi elbette ama Necip’in mimiklerinden vücudunun aldığı hallere dek her şeyi bir küfür niteliğindeydi…
 
Karşılıklı selamlaşma faslına geçtikleri sırada, Olay Yeri Ekibi’nin şefi Yasin yanlarına geldi. Elinde tuttuğu şeffaf delil poşetinin içinde bir şey vardı… Heyecanlanan Necip, cesetle arasına giren Yasin’e şükran dolu bakışlar atarak söze girdi:
 
- Nedir bu?

Yasin, eldivenli eliyle poşetin içinden bir tanesini çekip çıkardı. Bir tomar paradan oluşan desteden ayrılmış bir adet banknotu sallıyordu havada. Necip ve Komiser Tahsin garip garip bakarken açıklaması kısa ve net oldu şefin:
 
- Bir tomar sahte para!
 
*
 
Yasin’in gösterdiği, cesedin üstünden çıkan sahte paralardan başka; olay yerinde yardımcı olabileceklerini düşündürecek hiçbir şey yoktu metro istasyonunda… Göğsünden bir kez bıçaklanmış olan meçhul şahıs için savcılık işlemlerinin yapılması ve sonrasında  cansız bedenin otopsi birimine teslim edilmesi gerekiyordu. Bu prosedürleri oldum olası hiç sevmeyen Komiser Tahsin, sabahın ayazı yüzlerine vururken yanına aldığı Necip’le birlikte metro durağından çıktı.
 
İnsan sokağa çıktığında, ilk olarak aklına yokluğu gelir. Nesi eksikse, sanki hiç tamamlanmayacakmış gibi olur. Dört tarafı çevrili bir odadan daha esir edici gibidir gökyüzü… Komiser Tahsin ve Necip de, uyanır uyanmaz cinayet alarmına koşturdukları için acıkan karınlarının yeni ayırtına varıyorlardı.
 
Necip, bir yeri işaret ederek Komiser Tahsin’i de biraz zorlayarak içeri soktu. Gelen garsona hevesli bakışlarla iki kahvaltı siparişi veren Necip, Komiser Tahsin’in sert bakışlarıyla karşılaşmamak için sokaktan gelip geçenlere göz atıyordu. En nihayetinde pes edip gözlerini kocaman açacak Komiser Tahsin’e baktı:
 
- Ne?
 
Komiser Tahsin, babacan bir gülüş takılarak başını sağa sola salladı.
 
- Oğlum ne gerek var böyle şeylere? Bizim fırından poğaça çıkmıştır!

Necip, isyan edercesine ellerini yukarı doğru açıp kollarını masaya dayadıktan sonra konuştu:

- Amirim, sizi kaç yıldır tanıyorum; şöyle bir ağız tadıyla kahvaltı yapamadık! Ne var bir kere de böyle olsa?

Komiser Tahsin, bu çıkışa karşılık Necip’in beklediği gibi gülerek tepki vermemişti. Bilakis duraksamış, yüzüne gölgeler düşecek kadar geriye yaslanmış ve derin düşüncelere dalmıştı. Necip, böyle durumlarda ona ilişmemesi gerektiğini bilecek kadar uzun süredir tanıyordu Komiser Tahsin’i… Ancak merakı da içini kemiriyordu; ne hata yaptığını, neden bir esprinin bu kadar ciddi bir sonuçlara yol açtığını merak etmekten geri duramıyordu!

Neyse ki kısa bir müddet sonra çayları ve kahvaltı tabakları gelmişti de; yemeye koyulmuşlar, Necip için de sohbet imkanı doğmuştu. Komiser Tahsin’in, ağzına attığı bir zeytin ve ona katık ettiği ekmek parçasından sonra yutkunduğu çayından sonra kendi sorusunu yapıştırıverdi:

- Amirim, yanlış bir şey mi söyledim demin?

Komiser Tahsin’in dudaklarının kenarına bir gülüş konuverdi. Çayından birkaç yudum daha aldıktan sonra kafasını olumsuz anlamda sağa sola salladı. Yutkunup cevapladı:

- Tam tersi! Gerçekten çok doğru bir şey söyledin… O kadar süredir birlikte çalışıyoruz, ki çok da severim seni… Buna rağmen hiç dışarı çıkıp bir şeyler yapmamışız.

Bazı anlar vardı, o anlarda sanki size bir pas atılmıştır ama ceza sahasının çok dışında durursunuz; pas verecek bir arkadaşınız yoktur, şut çekebilecek bir durumda da değilsinizdir… En sonunda sanki birisi gelip o topu çekip alıverir altınızdan, bir boşluk hissi oluşur. Necip’te de bu tarz bir his oluşmuştu. Ortamın havasını değiştiren gene Komiser Tahsin oldu.

- İyi yaptın ama beni dinlememekle! Uzun zamandır kahvaltı yapmamıştım böyle teferruatlı!

Necip, gülerek laf attı:

- Hadi canım, ne kadar uzun bir süre olabilir ki?

Komiser Tahsin, iç çekerek ağzına bir lokma peynir attıktan sonra yutkunup cevapladı:

- En son, evliyken kahvaltı yapmıştım… Bir hayli oldu.

Peşi sıra potlar kıran Necip, en iyisinin susmak olduğuna karar vererek kahvaltısına döndü. Yaklaşık beş-altı dakika boyunca konuşmadan, tabaklarındaki yiyecek namına her şeyi silip süpürmüşlerdi. İkisi de, kahvaltıları bitince sırtlarını geri yaslayıp çaylarında kalan son yudumları içmiş; bu esnada da göz göze gelmişti. Gülümseyerek masaya bakıp tüm kahvaltının bittiğine kanaat getirince de gözleriyle onaylaşıp ayaklandılar. Komiser Tahsin’in ısrarcı yürüyüşünün önüne geçemeyeceğini anlayan Necip, cebinden çıkardığı hesap ücretini masaya bırakıp yanındaki garsona da talimat verdi ve Komiser Tahsin’in kasada hesap ödediği sırada yanlarına gelen garsonun sözleriyle sinirli bir tavır takınmasını ise gülerek izlemeye koyuldu.
 
- Ne gereği vardı?
 
Sinirle yanına gelen amirinin ilk söylediği söz bu olunca Necip daha da gülmüştü. Konuyu uzatmadılar ama adetten olduğu üzere bir sonraki yemeğin hesabını Komiser Tahsin’in ödemesi konusunda sözleştiler.

Arabaya binip de emniyete gelene dek havadan sudan konuştular, emniyete varınca da Necip Cinayet Büro’ya giderken Komiser Tahsin kantinden bir şeyler alacağını söyleyip yolları ayırmıştı.

Kantine girdiğinde ise koşuşturan polisler yüzünden ne alacağını unutup kendisini gündelik telaşa kapılmış buldu Komiser Tahsin. Birkaç dakika kendisiyle savaşıp hatırlamaya çalışsa da ne almak istediğini unuttuğunun ayırtına varıp hayıflanarak kantinden çıktı. O sırada otopsi deyince İstanbul Emniyeti’nde ilk akla gelen kişiyle, Dok’la, çarpıştı.

- Ne oluyor yahu! Ne bu telaş!

Komiser Tahsin cevap vermeden, Cinayet Büro’ya dönmek istedi. Etraf daha da kalabalıklaşmış gibi geliyordu; tüm teşkilat üstüne üstüne yürüyor gibi geliyordu! Derin bir nefes alırken görüşünün bulanıklaştığını fark etti; gözleri kararırken kendisini geriye doğru atıverdi Komiser Tahsin.
 
*
 
Komiser Tahsin’in gözleri kırpışarak açıldı. Kısa bir süreliğine açık kalan gözleriyle görebildiği tek şey “beyaz” olmuştu. Bembeyaz bir ufuk… Tekrar kapanıverdi gözleri. Bilinci de aynı şekilde…
 
Kendisine birkaç dakikaymış gibi gelen üç saat boyunca bilinci kapalı kalacaktı Komiser Tahsin’in fakat bunu henüz ne ekibi, ne de doğal olarak kendisi bilmiyordu… Emniyetin koridorunda fenalaşan, Dok’un tutmasıyla yere düşmekten kurtulan Komiser Tahsin hemen hastaneye kaldırılmış; kalp spazmı geçirdiği için bayıldığı kısa sürede ortaya çıkmış ve istirahata alınmıştı. Dok ile Cinayet Büro personelleri Necip ve Hale’nin tüm ısrarlarına rağmen doktorlar, Komiser Tahsin’in yanında kalmalarının ona bir faydasının olmayacağını söyleyince yapacak bir şey kalmamıştı emniyete geri dönmek dışında.
 
- Ama lütfen, kendine gelir gelmez bizi arayın!

Necip’in onuncu kez tekrarladığı bu talebi doktor bir kez daha olumlu manada cevaplayacaktı ki, Hale koluna girdiği mesai arkadaşını çekiştirerek uzaklaştırdı. Hastaneden dışarı çıktıklarında Necip hala şok halindeydi; dışarıdaki büfeden bir şişe su alan Hale suyu Necip’in avuçlarına döküp yüzünü ıslatmasını sağladı.

Birkaç dakika sonra soluk alışverişi normale dönen Necip, yüzüne bakan Hale’ye dikti gözlerini.

- Kendimi kaybettim, değil mi?

Hale kafasını anlayışlı bir şekilde salladı. Necip, bir şey söylemeden dudaklarını büküp büfeye yöneldi. Cebinden bir şeyler arayıp taradıktan sonra bir miktar kağıt para çıkarıp büfedeki adama uzattı ve bir sigara markasının adını söyledi. Hale’nin şaşkın bakışları arasında paketin jelatinini açıp ağzına bir dal yerleştirdi, sonrasında üstünü başını yoklayıp gülümseyerek büfeye döndü ve bir de çakmak alacağını söyledi.

En nihayetinde sigarayı yakıp birkaç nefes çektikten sonra derinden gelen bir öksürük krizine girmişti Necip. Hale, şaşkınlığını hala muhafaza etmekle beraber, arkadaşının sırtına birkaç kez vurup kendisine gelmesini beklemeye koyulmuştu. Necip kendine geldikten sonra sigaradan birkaç nefes daha alıp yere attı ve arabaya yöneldi. Hale ise şaşkınca Necip’in peşinden koşturmaya başlamaktan başka bir şey yapamamıştı.

Necip’ten birkaç saniye sonra arabaya binen Hale, soluk soluğa kalmıştı. Necip’in arabayı çalıştırmasından emniyete ulaşmalarına kadar geçen beş dakikada da bir şey söylemeyip sadece dışarıyı izlemekle yetinmişti.
 
Emniyetin bahçesine park eden araçtan ilk inen Necip olmuştu. Koşar adımlarla emniyete doğru giderken, Hale’nin hala araçtan inmediğini anlayınca durup dönmüş; emniyetin kapısına birkaç adımlık mesafeden aracın ön camından göz göze geldiği Hale’ye bakmıştı.
 
Hale, ısrarla, inmek için bir hamle yapmayınca Necip biraz soluklanıp daha sakince nefes alıp vermeye başlamıştı. Bir dakika geçmemişti ki, daha sakin adımlarla aracın yanına kadar döndü ve uzanıp Hale’nin kapısını açtı… Hale, oturduğu yerden gözlerini Necip’e dikip konuştu:

- Tamam mı, geçti mi?

Necip, bıyık altından gülümseyip yorgun bakışlarla kafasını olumlu anlamda salladı. Hale, derin bir nefes koyuverdikten sonra araçtan indi ve ikili, emniyete doğru ilerlemeye koyuldu. Emniyete girince duraksayıp koridora bakan ikiliden Necip, Hale’nin omzuna hafifçe dokunup kafasıyla laboratuarı işaret etti.

- Sen laboratuara geç, ben bir Dok’un yanına uğrayayım…

Necip’in otopsiye uğramayı hiç sevmediği halde böyle bir işbölümü yapması Hale’yi şaşırtmış olmakla beraber dosyayı çözme konusundaki ciddiyeti de, sabah olay yerinde Komiser Tahsin’le Necip’in nasıl bir diyalog yaşadıklarına dair meraka sevk etmişti.

Hale laboratuara girdiğinde Nazan’ı dışarı çıkmak üzereyken yakaladı. “Hah!” diye seslendi Nazan. Elindeki dosyaları işaret edip dışarıya doğru yürümeye devam etti.

- Ben de tam size geliyordum, bugünkü olay yeriyle ilgili bir analiz var…

Hale, kafasını olumsuz anlamda sallayıp dudağını büktü. Nazan, şaşkınca bakarak yürümesini işaret etse de Hale olduğu yerden kıpırdamamıştı. Nazan bunun üzerine merakla Hale’ye baktı.

- Cinayet Büro’da kimse yok, sen burada bana anlatabilirsin ne bulduysan…

Nazan’ın şaşkın bakışlarının sürmesi üzerine Hale, Komiser Tahsin’in başına gelenlerden kısaca bahsetti. Nazan’ın şaşkınlığı bir kat daha artmıştı. “Nasıl peki şimdi? İyi mi?” diye endişeyle sorarken Hale tarafından sakinleştirildi. Laboratuardaki sebilden soğuk bir bardak su içip soluklandıktan sonra endişeli bakışlarına mukabil, elindeki dosyayı bir masanın üstünde açtı. Dosyada yer alan kağıda iliştirilmiş, şeffaf bir poşette sahte para vardı.

- Parayı analiz ettirdim, maktulden çıkan 250 adet para gibi aynı yerde basılmış; hatta hepsinin seri numarası bile aynı! Yalnız bir problem vardı; bu paralar, normal paradan biraz daha ağır ve biraz daha büyüktü… Yani bir sahtekarlık için yapılması ihtimali sıfırdan da küçüktü. Ben de mürekkebini analiz edip araştırdım…

Susup sayfayı çeviren Nazan’a merakla bakan Hale dayanamayıp “Eee?” diye sordu. Nazan, hafifçe gülümseyip eliyle önündeki kağıdı işaret etti. Kağıtta, bir basımevinin ismi ve adresi vardı. Hale dosyayı alıp çıkacakken Nazan uzanıp bileğinden usulca tuttu.

- Daha bitmedi…

Hale merakla Nazan’a baktı, tecrübeli laborant anlatmayı sürdürdü:

- Basımevini de araştırdım. Kayıtsız hiçbir işleri yok neredeyse… Ama şunu ilginç bulacaksın: Resmi kurumlara, tiyatro ve sinemalara sahte para, sahte gazete gibi objeler de basıyorlar!
*
 
- Alelade bir baskı!

Giydiği takım elbisesinin bırak düğmesinin, yakalarının bile birbirine değmeyeceği kadar kilolu olan bir adam; Hale’nin getirdiği sahte paraya birkaç saniye baktıktan sonra söyledi bu sözü. Hale’nin garipseyen bakışlarını görünce de gülümseyerek ayaklandı.

Hale merakla izlerken, ofisindeki çekmecelerden birkaçını açıp kapattı ve en sonunda bir tanesinden bir kağıt destesi çıkardı: Kesilmeye hazır para desteleri. Hale’nin şaşkınlığı artmışken gülümsemesini sürdürerek açıklama yaptı matbaanın sahibi:

- Bu tarz baskı işleri bize çok sık geldiği için hazır desteler halinde benim çekmecemde tutarım; sipariş gelince de elemana veririm desteyi keser ve müşteriye teslim eder… Bu getirdiğiniz örnek de tıpkı bunlar gibi… Bakın, şu kartonu bir elleyin, anlayacaksınız!

Adamın uzattığı kartona dokununca, ne anlattığını daha iyi anlamıştı Hale. Gerçekten de tıpatıp aynısıydı!

- Peki, bu sahte parayı hangi müşterinin aldığını öğrenme şansımız hiç mi yok?

Adam duraksadı, gülümsemesi yüzüne iyice yayılmışken sağ elinin işaret parmağını havada sağa sola salladı.

- Ben öyle bir şey demedim!

*
 
Necip Dok’un, Dok da Necip’in yüzüne bakıyordu. Necip,oldum olası sevmemişti otopsileri ancak Komiser Tahsin hasta yatıyor, Hale de kurnazlık edip laboratuardan aldığı bilgilerle pır diye uçup gitmişken otopsi işi de Necip’e kalmıştı… Dok’a bakıp göz kırptı Necip, bu hareketiyle de tecrübeli otopsi amirini güldürdü.

”Tövbe tövbe…” diye gülerek kafasını sağa sola salladı Dok. Önünde yatan cesedin üstündeki örtüyü, bel bölgesine kadar araladı. 20’li yaşlarının ortalarında görünen cesedin kalbinin ve midesinin üstünde olmak üzere iki bıçak izi vardı.

- İlk darbe, mideye gelmiş. Bağırsaklarda şöyle bir deprem etkisi yapmış. Maktul, bu esnada acıyla iki büklüm olmuş zira dikkatli bakacak olursan (Bu esnada elindeki lazer çubuğuyla cesedin  kalbinin üstündeki izi işaret etmişti) kalbi hedef almasına rağmen ikinci vuruşta birkaç santimlik bir fark var.

Necip’in, sadece dinlediğini belli eden bakışlarına sinirlendi Dok. Bir anda, elindeki lazeri Necip’in alnına doğrulttu.

- Beynini çalıştır, beynini… Ben sana niye santim hesabı yaptırıyorum şurada?
- Bilmem, belki yeterince acı çekmediğimi düşünüyorsunuzdur?

Muzip cevabı, Dok’ta pek de gülümseme etkisi yapmayınca; Necip ciddileşti ve alnını kırıştıracak denli şiddetli bir düşünme eylemine geçti. Birkaç saniye sonra gözleri parlamıştı.

- Çünkü, katilin boyunu anlayabiliyoruz!

Dok, “Ha şöyle!” dedikten sonra gülümseyerek otopsi masasının kenarında duran raporunu alıp Necip’e uzattı. Necip kısa bir müddet raporu göz ucuyla okuduktan sonra bir ıslık öttürdü.

- Yani, hem solak hem de bir yetmiş boyun altında bir katil arıyoruz öyle mi?

Dok, gururla başını sallayınca Necip burnundan bir soluk koyuverdi.

- Yani, sokaktaki adamların yüzde 40’ını, 45’ini falan eleyebiliriz?

Bu yersiz muzipliğiyle, Dok’tan gene tepki alan Necip gülümseyerek raporun kapağını kapattı; teşekkür ederek kafasıyla bir reverans yaptıktan sonra da otopsi odasından çıktı. Tam koridora çıktığı an, otopsi odasında adeta nefesini tutacak denli kendisini kastığını fark etmişti…
 
Derin derin nefes alıp verirken, cep telefonunun çalmasıyla kendine geldi. Aklına ilk gelen ihtimal, Komiser Tahsin’in kendine gelmiş olmasıyken; arayanın Hale olması küçük çaplı bir hayal kırıklığı yaratmıştı genç poliste. Bunu belli etmemeye çalışarak telefonu açtı. Sadece birkaç saniyelik konuşma akabinde Necip, geleceğini söyleyerek telefonu kapatmıştı.
 
*

On beş dakika içinde Mecidiyeköy’de, günün her saati kalabalık olan Cevahir AVM’nin girişindeydi, Necip. İçeri girip doğrudan tiyatro sahnesinin olduğu kata yönelmişti. Salon 2’ye geldiğinde içeride içlerinde Hale’nin de olduğu üç seyircinin önünde oynayan iki tiyatrocuyu gördü… Yalnız, garip bir tiyatro sahnesiyle karşılaşmıştı: Dekor ve kostümlerden eser yoktu! En nihayetinde, olayın sadece oyun provası olduğunu anlayabilmişti Necip.

Sessizce ilerlemeye çalışarak Hale’nin yanındaki koltuğa oturduğunda, o kadar dikkat etmiş olmasına rağmen provadaki oyuncuların bakışlarını üstünde hissetmişti Necip. En önde oturan yönetmen bile, oyuncuların dikkatini dağıtan şeyi merak ettiği için; oturduğu koltukta doğrulup geriye dönüp bakmıştı!

Necip, üzgün olduğunu ifade eden bir mimik takındıktan sonra Hale’ye doğru eğildi.

- Pardon ama, biz ne yapıyoruz burada?

Hale, işaret parmağını “Şşşt!” diyerek dudaklarına götürdükten sonra kısık sesle ekledi:

- Şimdi en sevdiğim sahne gelecek!
 
Hale’nin susturduğu Necip el mahkum, tiyatro oyununun provasını izlemeye koyulmuştu.

“Gitmek zorunda mısın?” diye seslendi sahnedeki kadın oyuncu. Erkek oyuncu dönüp şöyle bir baktıktan sonra kafasını havaya kaldırarak sahneden dışarıya doğru yürümeye koyuldu.

“Çok iyi!”

Bu kez ses; sahnenin önündeki koltuklardan birinde oturan adama, oyunun yönetmenine, aitti. Ayağa kalkan yönetmen, dönüp iki sıra arkasında oturan ve çeşitli notlar alan kıza doğru dönmüştü.

- Bu Ekrem nerede kaldı ya! İki gün oldu gelmedi; babasını ziyaret edip gelecekti sözde… Oyuna yedi saat kaldı, daha bizim sahte paralar da ortada yok!

Hale, agresif bir şekilde asistanına çıkışan yönetmeni işaret ederek Necip’i dürttü. Bunun üzerine ikisi de aynı anda oturdukları koltuklardan kalktılar ve hem yönetmenin, hem asistanının hem de sahnede duran iki oyuncunun dikkatini üzerlerine çektiler.

Yönetmen, aynı agresif tavırla polisleri süzerek alelade bir üslupla konuştu:

- Daha oyuna yedi saat var, lütfen çıkar mısınız dışarı?

Hale ve Necip, yönetmenin talebinin aksi yönde tam da yönetmene doğru yürümeye başlayınca adam daha da sinirlenmeye başlamıştı ki; Hale biraz kısık bir sesle adamın birkaç dakika önce sorduğu sahte paraların kendilerinde olduğunu söyleyince duraksadı yönetmen.

Sersemlemiş bir şekilde asistanına doğru dönen yönetmen, genç kızdan kontrolü devralmasını istedikten sonra polislere tiyatro salonunun dışını işaret ederek yürümeye koyuldu. Dışarı çıktıklarında “Nasıl yani?” diye soruverdi sabırsızca.

Hale, bir çırpıda Mecidiyeköy Metro İstasyonu’nda bulunan cesedi ve cebinden çıkan sahte paraların izini sürerek tiyatroyu bulduklarını anlatmıştı. Yönetmen, hem Ekrem’in ölümüne hem de sahte paranın izinin bu kadar kolay sürülmesine çok şaşırmıştı.

- Demek mürekkebin cinsinden, bizim vakfımızın tiyatro oyunu için para bastırıldığını öğrenebildiniz! Çok acayip!

Necip, ortada ölen birisi varken yönetmenin sahte paralara bu kadar takılmasına bozulmuş bir şekilde atıldı:

- Ekrem Bey’e dönsek? Akrabaları var mıydı, nerede yaşıyordu?

Yönetmen, Necip’in bu çıkışından ötürü biraz bozulmuştu. Bunu da yarım ağızlı konuşmasıyla belli ederken de tepki olarak Necip’e doğru değil, Hale’ye doğru konuşuyordu.

- Ekrem, genç bir kardeşimizdi. Bildiğim kadarıyla Marmara Üniversitesi’nde okuyordu ama okulunu uzatmıştı. Gelip gidiyordu, tiyatroculuğa meraklıydı ve biraz da yetenekliydi… Ailesi bildiğim kadarıyla Kars’ta yaşıyordu, Ekrem de bir yurtta kalıyordu.

Bir düşmanı veya takıştığı birileri var mıydı peki, yoktu. Hale’nin sorusunu anında olumsuz bir kafa hareketiyle cevapladı orta yaşlı yönetmen.

- Yani, ne bileyim; o kadar zamandır tiyatroya gelip gidiyormuş, hiç mi kimseyle takışmadı bu çocuk, herkesle mi uyumluydu, iyilik meleği miydi neydi bu!

Yönetmenin ifadesiz tavrı, Necip’i çileden çıkarmıştı. İsyan edercesine çıkışan Necip’i duraksatmak için Hale gözlerini genç polisin gözlerine doğru dikmişti. Yönetmen ise yutkunsa da, susmayı sürdürmüş; gözlerini kısa bir süre iki polisten ters yöne doğru odaklamıştı.

Hale, Necip’i ikaz etmek üzere bir şeyler söylemek için ağzını açmıştı ki; “Aslında birileri var…” diye homurdandı yönetmen. Hale’nin Necip’e bakışları bir anda kınama ifadesinden, yeni bir şeyler keşfeden çocuğunu takdir eden bir ebeveynin ifadesine dönmüştü.

Bu esnada yönetmen, anlatmayı sürdürüyordu:

- Geçtiğimiz ay, sene sonunda sergileyeceğimiz bir oyun için seçmeler yaptık. Bu konuda hata bende ama Ekrem’den daha yetenekli olmasına rağmen daha uyumsuz bir çocuğun yerine Ekrem’i seçtim. Bunun üzerine çocuk birkaç kez prova çıkışlarına geldi, bir kez de Ekrem’le tartışırken gördüm ama üstünde durmadım; ne olabilirdi ki?

Necip ve Hale, pek çok ölümlü kazanın veya ölümle sonuçlanan bazı süreçlerin “Ne olabilir ki?” sorusuyla temellendirildiğini yönetmene söylemediler. Bunun yerine, Ekrem’in kadro dışı bıraktığı çocuğun adresini aldıktan sonra o adrese doğru yola koyuldular…
 
*
 
Necip’in sürdüğü araba, bir apartmanın önünde dururken Hale de telefonunu yeni kapatmıştı. Arabayı durduran Necip’e dönüp “Tamamdır” diye mırıldandı ve ekledi:

- Kenan’a gerekli bilgileri verdim, öldürülen tiyatrocumuz için bir araştırma yapacak biz emniyete geçene dek…

Necip, gözünü kırpıp destekledi Hale’nin bu hareketini. Aynı anda araçtan inmek için kapılara hamle yapan ikili, aynı anda da çıkıp kapıları kapatmıştı… Sokağın ıssızlığına bakan Hale, ürperdiğini gösterircesine gözlerini belertip Necip’e doğru baktı. Necip o esnada apartmanın önünde duran zildeki isim listesini incelemekteydi. Hale’ye, sekiz daireli apartmanın sadece bir dairesinde isim yazmadığını gösterip “Kesin bu!” diye homurdandı Necip. Hale bunun nedenini sorunca da omzunu silkip açıklama yaptı:

- E şimdi bu tiyatrocu çocuk bekarsa, muhtemelen tek yaşamıyordur. İstanbul gibi bir yerde kolay mı sanki! Bekar evinde zile bir isim mi yazılır?
 Hale gülerek bakarken Necip omzunu bir kez daha silkip zile basmıştı. ‘Kim o’ sorusu gelmeden kapı açılınca dudağını büküp şaşırma efekti yapan Necip kapıyı aralayıp Hale’ye yol verdi.
 
Üçüncü kattaki daireye geldiklerinde kapıyı aralık bulmuşlardı. Birkaç saniyelik duraksamaları, içeriden bir gencin don-atlet kombinasyonuyla elinde şangırdatarak saydığı bozuk paralar ile gelmesiyle nihayete erdi. Çocuk, karşısında hiç beklemediği iki kişiyi görünce ve bir tanesinin kadın olması üzerine şaşırarak kapının arkasına mevzilenerek kendi kıyafetini gizleme yoluna gitti. “Siz kimsiniz?” diye homurdanmakla yetindi ama bir yandan da Necip ve Hale’yi süzüyordu.

Necip, burnunu çekip elini beline dayadı.

- Biz tiyatro oyunları seçici kurulundan geliyoruz. Sizin bir oyununuz varmış incelemeye geldik…

Gencin kafası karışmıştı, “N-nasıl?” diye sorarken; Hale’nin çıkarttığı polis kimliğini görünce daha da şaşırdı.

- Tiyatrocu sen misin? diye sert ve keskin bir soru yöneltti Necip

Çocuk, korkuyla başını olumsuz anlamda salladı. Bu kez, “O nerede?” sorusu gelince kafasıyla içeriyi işaret etmişti. Necip, yarı aralık kapıyı sertçe ittirip içeri girdi. Hale de bir yandan ceketinin içine astığı silahına her an davranabilecek bir konum alıp içeri girdi peşi sıra…

Bekar evlerine özgü, az havalandırılmaktan kaynaklanan kesif koku; daracık koridorun her metrekaresine saçılmıştı. O esnada Necip’in telefonu titremeye başlayınca irkilen ikili, Necip’in bir küfür savurup kimin aradığına bakmadan telefonunu sessize almasıyla normale döndü.

Koridorun bitiminde bir oturma odası vardı. Kapısı kapalı olan oturma odasını alelade bir yere girercesine rahat bir tavırla açan Necip; gördüğü manzara karşısında şaşkına dönmüştü. Hale de, önden odaya giren Necip’in omzundan görebildiği kadarıyla şok olmuştu.

Odada iki tane üç kişilik kanepe, ortalarında genişçe bir sehpa vardı. Sehpanın üstü yer yer bembeyaz bir tozla kaplı, kanepelerde ise yarı çıplak ve yarı baygın gençler vardı. İri yarı, iki numaraya vurulmuş saçlarıyla sehpaya doğru eğilen bir tanesi ise halen sehpanın üstündeki tozdan burnuna çekmekle meşguldü.
 
İşi bitince kafasını havaya kaldırıp derin bir soluk alıyordu ki, Necip ve Hale’yi görünce gözleri fal taşı gibi açıldı ve kanepeye atılmış duran pantolonuna sarıldı. Pantolonun beline tıkıştırılmış bir silahı çekiyordu ki Hale kendi silahına hamle yapıp çocuğa hedefledi. Bunun üstüne, çocuk nefret dolu bakışlarla ellerini havaya kaldırdı. Gözü seğirmeye başlamıştı. Arkalarından, “Sıkıntı yok Osman, kontrolüm altındalar…” sesi gelince Hale ve Necip tedbirli ama hızlı bir şekilde geri dönmüşler; birkaç saniye önce uyuşuk bir şekilde kapıyı açan atletli çocuğun elinde tuttuğu silahı kendilerine yönelttiğini fark etmişlerdi.
 
Dişlerini sıkan Necip’in gözleri önünde sırıtan, kokainci Osman silahına tekrar uzanıp ayaklandı. Dudaklarını yalayıp gözlerini birkaç kez kırptıktan sonra derin bir nefes alıp yanında, yarı baygın şekilde serili yatan kızı tekmeleyerek kendisine yol açtı ve oturma odasının ortasına kadar geldi. Gözlerini önce Necip’e sonra da Hale’ye dikip rahatsız edici bir ses tonuyla konuştu:

- Eskiden polisler tedbirsiz girmezdi evlere ama, devir bozulmuş sanırım…

Necip, derin bir nefes alıp kafasını sağa doğru yatırdı ve cevapladı bu çıkışı:

- Eskiden tiyatrocu geçinenler de uyuşturucu batağında yüzmezdi, devir bozulmuş sahiden…

Bu sözü üzerine Osman sinirle elindeki silahı Necip’in yüzüne tokat gibi indirdi. Necip yere yan düşünce dişini sıkarak ayağıyla Osman’ın dizine doğru hamle yaptı ve sert bir tekme geçirdi ayakta duran iriyarı gence.

Onlar kapışmaya koyulurken, “Durun!” diye bir ses geldi. Necip dönüp baktığında kendilerine kapıyı açan çocuğun, Hale’yi belinden tutup arkasına konuşlanıp kafasına silahını dayadığını gördü.

- Durun yoksa kızı vururum!

Necip, öfkeyle Osman’a doğru bakarken çenesine gelen bir tekmeyle kendisinden geçti…

*
 
Necip, çenesine yediği tekme sonucu geçirdiği kısa baygınlıktan sıyrılırken irkilerek etrafına bakınırken ilk olarak, ellerinin bağlı olduğunu anlamıştı. Gözü karanlığa alışınca da içinde bulunduğu odada elleri bağlı başka birisinin daha olduğunu fark etti. Ayağıyla sertçe olmamak kaydıyla önünde, sırtı kendisine dönük ve sağ omzunun üstüne yatmış olan kişiyi dürttü. Belli belirsiz bir inleme çıkaran kişinin Hale olduğunu düşünmeye başlayan Necip, bir yandan da başına bir şey gelmemiş olmasını umuyordu.
 
En nihayetinde birkaç saniye sonra bir daha dürttüğü kişi hafif doğrulmaya çalışırken yüzünü kendisine doğru dönünce bunun Hale olduğunu ancak görünür hiçbir yarasının da olmadığını anlamıştı. Hale de daldığı baygınlık halinden sıyrılmaya çalışarak hafifçe doğruldu ve sırtını duvara sürtmeye başladı.
 
Necip, bileklerini kavrayan ipin ancak sert bir yere sürtülerek kopartılabileceğini düşünürken Hale’nin, bileğindeki ipleri kopartmaya çalışmadığını anladı kısa sürede: Ağzındaki bezi çıkartmaya çalışıyordu. Nitekim birkaç omuz hareketinden sonra, ensesinde düğümlenen bezin düğüm kısmını aşağı düşürmüş; ağzını kapatan kısmı da otomatik olarak çenesinin altına inmişti. Ağzı açılan Hale, “Hah!” diye boğuk bir ses çıkardı istemsizce…
 
Derin bir nefes aldıktan sonra çenesini sağa sola doğru sallayarak ağzındaki uyuşukluğu gidermeye çalışan Hale, bir yandan da içinde tutuldukları odayı gözleriyle süzüyordu. Bir müddet sonra gene “Hah!” diye bir ses çıkararak bacaklarını topladı ve tabanlarından kendisini ittirerek, sırtını verdiği duvardan da hafif güç alarak ayağa kalkmaya çalıştı Hale. İkinci denemesinde başarılı olunca Necip’in de bakışları eşliğinde dar odada bir köşeye gitti ve Necip’in göremediği bir noktada periyodik bir harekete girişti.
 
Hale’nin yukarı çıkıp aşağı indiğini sezebiliyordu Necip sadece! Aldığı darbeden ötürü hala boynu zonkluyor, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi ağrıyordu… İnleyerek gözlerini kapattığında, uyuklamamanın salık verildiği beyin sarsıntıları aklına gelince bir anda açtı gözlerini Necip! İhtimalinden bile ürkmüş, belli belirsiz titremeye başlamıştı…
 
Hale de duraksamıştı. Bir anda, hızlı hareket etmesinden ötürü de bitap düşmüş bir şekilde kesik kesik soluk alıp veriyordu. Bu soluklanması esnasında konuşacak gücü bulur bulmaz da açıklamaya girişti:

- Burada bir masa var ve kenarı sivridir diye düşündüm… Ama suntaymış ve oval kesilmiş…
 
Birkaç saniyelik duraksamadan sonra ekledi:
 
- Sen iyi misin peki? Çok kötü vurdular…
 
Necip, ağzı hala bağlı olduğu için bu soruya cevaben bir kez “hımm”ladı. Bir müddet, sessizlik çöktü odaya. Sessizliği bozan, doğal olarak, hala olduğu yere çökmüş olan Hale oldu.
 
- Sence öldürürler mi bizi?
 
Konuşmaya müsait olmadığı için ilk kez sevindi Necip. Çünkü konuşabilseydi, genç kadının içini rahatlatacak kadar kendisinden emin bir şekilde “Hayır” diyemezdi muhtemelen. Tam iki kez “hımm”layıp görmesi umuduyla da kafasını olumsuz anlamda sallayacakken; adeta esir gibi tutuldukları apartman dairesinin dışında bir patırtı koptu.
 
Bir bağrış çağrış sonrası üç el silah sesi de duyulunca Necip de Hale de iyice ürkmüşlerdi. Bir çete çatışmasının ortasına düşmüş olmaktan daha kötü olan tek şey, o çete çatışmasında yer alan çetelerden birisi olmaktı zira!
 
Gürültü, başladığı gibi bir anda bitti. Tüm ev gibi odadaki iki tutsak polis de, aldıkları nefesleri sayacak kadar sessizliğe çöktü. Sessizlik, ürpertici bir kapı gıcırtısıyla bozuldu ve karanlık odanın açılan kapısına eşlik eden bir ışık huzmesi çöktü içeri… İçeri yavaş adımlarla giren kişiyi görebilmek için gözlerini kıstı Necip.

*
 
Apartmanın önünde duran ambulansın içinde, ayakta tedavi görürken bir çocuk gibi kıpır kıpırdı Necip. Gülümsemesini bastıramadan, ambulansın önünde sigarasını tüttüren Komiser Tahsin’e baktı. Komiser Tahsin de gülerek “Hadi hadi, önüne dön!” diye homurdandı ve ona nazaran daha iyi durumda olan Hale’ye döndü.
 
Hale, soran bakışlarla Komiser Tahsin’e bakıyordu… Derin bir nefes alıp, kısa bir açıklama yaptı tecrübeli amir.
 
- Necip’i arayıp da ona ulaşamadığımda bir terslik olduğunu düşündüm; Kenan’ı aradım, gps’den yer tespiti yaptıracaktım sözde! Neyse ki ona nereye gittiğinizi söylemişsin laf arasında…
 
Hale, başka bir bilgi için aradığı Kenan’a nereye gittiklerini söylediğini hatırlamakta zorlandı ama hatırlayınca da yüzü aydınlandı… Bu esnada Komiser Tahsin sözlerini sürdürüyordu:
 
- Bendeki de merak ya, oturduğum yerden başka birisini aradım ve geldiğiniz evdekileri soruşturttum. Silahlı saldırıdan falan mahkumiyetleri vardı. E, eldekileri birleştirince de olayı çözmek zor olmadı!
 
Hale’nin minnet dolu bakışları, apartmandan çıkan iki üstü battaniye ile kapalı sedyeyi görünce yerini hüzne bırakmıştı. Ölü saldırganların peşi sıra evdeki baygın kızlar da kollarına girmiş iki sağlıkçı eşliğinde çıkmıştı… En arkadan ise olay yeri polislerinden birisi geliyordu.
 
Elinde tuttuğu nesne; Komiser Tahsin ve Hale’ye, yakınlarına geldiğinde daha iyi görünmüştü: Kanlı bir bıçaktı bu! Komiser Tahsin, homurdanırken bir sigara daha yaktı diğerini yeni söndürdüğü halde…
 
- Muhtemelen şu bizim figüranın ölümüne neden olan bıçak bu! Yıkamaya bile tenezzül etmemiş şerefsizler…
 
Hale, ürpererek cesetlerin bindirildiği ambulansın ters yönüne döndü. İç çekerek ufka doğru baktı; bir hayatın son bulması, ne şartlar altında olursa olsun hep “ani” olarak nitelendirilebiliyordu…
 
SON

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

 

FİGÜRANIN ÖLÜMÜ

FİGÜRANIN ÖLÜMÜ
Hürhaber'de sekiz hafta tefrika edilen Komiser Tahsin hikayesi

KNAVE

KNAVE
Hürhaber'de altı hafta tefrika edilen Komiser Tahsin hikayesi

İNECEK VAR!

İNECEK VAR!
Kayıp Rıhtım'da yayınlanan bir Komiser Tahsin hikayesi

Suret

Suret
Bu logoyu gördüğünüz yerde, polisiye var demektir!

"Basın Cinayetleri"

"Basın Cinayetleri"
line.do'da 'Editörün Seçimi' olarak da paylaşılan, Basın Cinayetleri isimli çalışma.

NOEL BABA'YI KİM ÖLDÜRDÜ?

NOEL BABA'YI KİM ÖLDÜRDÜ?
Komiser Tahsin'in 2015 yılbaşı için yazılmış, özel öyküsü!

ÇİVİLERE RUH ÜFLEYENLER

ÇİVİLERE RUH ÜFLEYENLER
Kayıp Rıhtım'da yayınlanan bir Komiser Tahsin hikayesi